29 Ekim 2010 Cuma

Aşk 1

"küçük bir çocuktum. kırlarda dolaşırken incittim ayak bileğimi. tedavi istemedim, geçer dedim. şimdi koca bir kadın oldum ve incinen bileğime saniye yüklensem ayakta durmakta güçlük çekiyorum. dahası acı. dahası pişmanlık..."

aşkı yaşlandıran çiftler var derlerdi inanmazdım. ancak kendiniz bunlardan biri sınıfına giriyor olabileceğinizi düşündüğünüzde kabulleniyorsunuz bunun aslında bir "gerçek" olduğunu. ben de fark ettim geçenlerde bazen yaşlandırdığımı onu. kağıdımı kalemimi aldım önüme, bir mum yaktım ve tütsü. aşkı çizdim. kendi içimde bir ayindi bu. çağırdım onu. uzun süre bekledim. yalvardım gelsin diye. şimdi gelmeyecekti de ne zaman?

neden sonra geldi. gözlerime inanamadım. bir ağlamak geldi içimden, bir boğulmak gözyaşlarına... ağzımı kapadı narin parmaklarıyla. "sus" dedi, "korkutuyorsun beni"... güzel yüzünde boylu boyunca çizgiler, gözlerinin altında dev torbalar, tazecik beklediğim ses çatallaşmış. dahası ayakta duramıyor. bir sandalye çektim hemen ona. "otur" dedim "uzun yoldan geldin, yorgunsundur."

yorgundu. yorgunduk.

"yok mu" dedim "çaresi olmayan dert olmaz. nasıl geldin bu hale?"

"çok koştum" dedi "çok düştüm."

"bir şeyler ikram edeyim sana" dedim "ne istersen?"

"istemem bir şey" dedi "yedikçe çıkarıyorum şu aralar".

"şiirler yazdım sana" dedim
"adına şarkılar besteleniyor yıllardır hem. mırıldanırım istersen. okurum tüm şiirlerimi. hepsi sana. bir nebze mutlu ol bari. sensiz bir dünya düşünülemez ki."

"istemem" dedi "çok da vaktim yok zaten. gitmem lazım, beklerler."

"dur" dedim "hemen nereye? daha bana gittiği, gördüğün yerleri anlatacaktın. ben yıllardır bekliyorum bu anı."

"gitmeliyim" dedi "beklerler."

"iyi ama nereye şimdi?" dedim "bu yaralarla nasıl?"

"yaralarımı hafifletmem için gitmeliyim zaten" dedi. "ayrılık beklemez."

kaybolmadan önce derin bir iç çekti ve başladı konuşmaya :

"küçük bir çocuktum. kırlarda dolaşırken incittim ayak bileğimi. tedavi istemedim, geçer dedim. şimdi koca bir kadın oldum ve incinen bileğime saniye yüklensem ayakta durmakta güçlük çekiyorum. dahası acı. dahası pişmanlık..."

giderken mırıldandım : "love... love will tear us apart, again..."

kimseyi inandıramadım aşkı bulduğuma.


- deneme bir ki üç -

20 Temmuz 2010 Salı

Göz'de

günahlarına sarılıyorum yitmiş bir aşk hikayesiyle ...

en uykusuz askersin şimdi sen benim kavmimdeki
feleğin yalınayak dansında yılan gibi kıvrılıyorsun
sonsuz bir kayboluş sonrası yeşil bir hüzün bırakıyorsun ardında
hala umut bir pentagram şarkısı sırasında
bir bakışın kayması içime yıldızlar dökülürken.
spot ışıkları altı8nda bir ulaş
ma meselesiydi sana içimdeki çocuğu ağlattın.

senin parmaklarınla tutyorum şarap bardağını,
senin dudaklarınla içiyorum bu gece.

sen ölüm virtüözü, ben kan orkestrası şefi.
hüznün kanı notalara damlar bir an sanki
epilepsili yıldırımlar iner kumsalın ortasına.

bak, ağlıyor tüm seyirciler konserin orta yerine
aşklarca yaş, şiirlerce akor var gece karanlığında
kalbim hala o çam ağaçları arasında kederli
hala gitar çalıyorum ben yastığım baş ucumda
senin parmaklarınla hala.

18 Haziran 2010 Cuma

Tatlı Uykular

gitar kıpırdasa teninin rengi buharlaşıyor!

Kar gibi kış kokuyor hayat
hangi resim gerçeğe dönüşecek bu gece
kim düşecek yatağından yeryüzüne
ve kaç aşk daha dile gelecek?
yitecek.

-
bir
iki
üç
-

yüzüm kendine ters aslında
aslım da yok
ibaretten ibaret bir kabare
ruh yitik şehirde
sözcükler hep birbiri ardına saplanıyor
ve mızraklar diziliyor içime.


6 Haziran 2010 Pazar

Yüz

korkuydu belki kim bilir
o an ıslak pençelerinle
kül tabağına akıtmıştın belki
zehrini
uzaktın sahi , çok uzaktın bana ...

ve dedim ki
"öyle sarhoş olsam ki
bir daha ayılmasam
her şey bir rüya olsa
unutarak uyansam !.."

gelmedi elimden
ellerim sana uzandıkça
bir hükmediş sarstı bu bedeni
han`da yankılanacak artık
o tarifsiz çığlıklar
adına yakılacak ağıtlar
kelimeler telaffuzunu kaybetmiş
senin yüzünde(n) ...

30 Nisan 2010 Cuma

siyah süt

geçmişe toz kondurdu fırtına
şehirde kaybolan ruh seni aradı
içinde bir sen vardın gecenin
bir de sen.
acıyla törpüledim yaşlarımı
aşk denen illetin yüksek mertebelerine
hayır , biz erişemedik
ve sen iterken beni fırtınaya
mor bir çığlık döküldü ağzımdan
yüzün kanardı gecelerce
aşk ağlardı
hayatın göğüslerinden emdiğim siyah süt
ilk defa zehirledi beni bu gece
ve sen iterken beni fırtınaya
sevdiğimi fısıldadım o gece
bir
yağmur şahit oldu kanayan aşkıma
ölüm mısralarıma dokundu ve sen
uzaktın cidden.

o sabah


rüyalarımda
sürekli bir ölü taşıyorum
güçsüz omuzlarımda
beyaz tenim kararıyor
ve umut ıslak bir kefenin içinde
ve çelme yiyor ruhum
korkuyorum artık
yeniden yaşamaktan ve kader
son bir darbe peşindeyken
ben seni görüyorum rüyalarımda
terkediyorum seni
sen bana kansın
sen bana korku.
can bitap
can paramparça
can ağlamaklı
can hep ölüyor aynı dizelerde.
melankoli : saklı nişanlım!

hala acını hissediyorum
ve biliyorum ki
gitmek istemedin
istemedim.
isyanım sana değil.
isyanım kimseye değil
huzurlu gecenin ardından gelen
o ezan sesinde unutulmuş kayıp
karmakoma düşlerimde
ben neden yiterdim
ben neden yitirirdim seni
kollarımdan usulca kayarken sen
ben neden hep ölürdüm
şimdi tam hatırlayamıyorum
yolun sonunda
geç kalmış her şey.
şimdi tam hatırlayamıyorum.
neden çekip gittiğimi o sabah
ve hatırlayamıyorum gündüzün bana
ne çok hakaret ettiğini
o sabah
hatırlayamıyorum.

23 Nisan 2010 Cuma

Sobe


özrü kabahatinden beter bu gece bu tufanın
artık kelimeler yetersiz kalıyor bir yerde
ölüm kadar açık bu anlamsızlık
-fizik kuralları ardımızda kalıyor-
yaratılmış binlerce senaryonun arasına çullanan
tabirsiz hayallerim var
-kırmızı,siyah,püsur,at renginde-
eski aşkları kazıtmak gibi kafadan hani
silip atamadığım bir hayal(et)sin
aynalar paramparça , ruhlar hep sökük!
etin etime sobelenmiş de sanki
aynı melodiler akıyor boğazımdan
hep kırık - dökük.

hiç mızmızlanma
bu şiirin kabahati sensin
ayıbı senin.

sen benle aynı havayı teneffüs etmeye bile
tenezzül etmiyorsun
ne acı , ne ayıp!


değişen tek şey bu gece
son sürat
aklanamayan
gaz pedalı.

kıyamete doğru!