15 Nisan 2010 Perşembe

ağır bilinmezlikler kumpanyası


kim bilir şimdi ne yapıyorsun orda ve kim bilir şimdi ben ne yapıyorum burda. adım hiç anılmayacak dudaklara sürülmüş, mum gibi hep. eriyip giden bir şeyler var ve yıldızsız gece. saçlarının dibine yattığım saatleri yutuyor heceler. ellerim çıplak, gözlerim düşüyor.

1

ben hiçbir kapıya ait değilken bir anahtar deliğine sıkışmış gibi bakıyorsun. susma öyle. *

M*

kolları bağlı bir hüzne lakap takan bir gece atlısı
atından düşüp namluya dayanan bir cengaver ki
ıslak bir kaos gibi tutkusu
bir pencere kenarında pervasızca susar gülen adam
güller onu açar, gülüşlerde hep onun siması.

teninde kaç peri konaklar?

bilinmezin ötesinde bir yerlerde dilsiz bir kaldırım çiçeğisin. o kaldırımın izbe bir sokağa çakılmış, orda öylece öksüz bırakılmış, sevgisizliğiyle renksiz bir telaşa kilitlenmiş dudakların var senin.

hassassın. dokunamıyorum seni incitirsem diye yaralarına. uzansan dolunayı çekip alacaksın sanki geceden. öyle güzelsin ki.

koyu gölgeler bıraktı arkasında yaşadığım her aşk
geçtiği her koridorda yaman ayakizleri,
ürküten sessizlikler, cevapsız sorular
ve hileli dokunuşlar bıraktı her biri.

bundan olsa evimin koridorlarının ağır küf kokusu.

14 Nisan 2010 Çarşamba

Ünlem

safkan bir aşkla bağlıydı ellerim sana
sözcüklerim kelepçelendi şiirlerimin
geleceğine miras kaldığı an.
aklımda iki şahıs
kayıp iki şuur
bilince artı iki.

saçlarınsa yanık bir çoban türküsü gibi
birkaç saniyeliğine de olsa
kulağımda bozulmadan sesi
içimi acıtıyor
herkesin çocuk olduğu bir ütopyada.

uykular tatsız
günler akşamsız geçerken
düşler firar ediyor
geceliksiz bir baykuş penceremin pervazında
ve buluta tutunmuş bir güvercin
çok ağlıyorlar.

3 Nisan 2010 Cumartesi

içsel yakarış


saat başı sırayla ölüyorduk
hatırlıyor musun?
çok fazlaydı ve zayıftı matematiğimiz.
kimyamız, beden dilimiz...
hep zayıftık hikayemizde.

ne için savaştığımızı bilmiyorduk.
ama seviyorduk işteuyuyor, uyanıyor, seviyorduk
zaman aşımına uğrayıp çürüyen deliliğimizi
anlamsız demeçlerle süslemiştik.

Alice'tik Harikalar Diyarı'nda
sövüyorduk
uyuyor, uyanıyor, seviyor, sövüyorduk.
duygularımızı sömürmesine izin veriyorduk insanların
kan kaybediyorduk sevda denilen vahşi bir ormanda
vahşi bir hayvanın kollarında.

ve içimizdeki ağır yaralılardan bahseden ne bir gazete vardı
ne bir bülten...

belki en çok da buna kırıldık.

Altı - Üstü

x'i y'si bol bir matematik işlemi...

Biz!

toprağa inen acı, kutsal bir değişim
sayısızlık bu, ötelerden sınırlara ulaşıp
tüm molekülleri yok ediyor yarattığımız hiçlik.
unutmayı hatırlamak gibi...
bunca ölüm ağacı...
geçmişe uzanıp da
sokup elimi hatıralara
çıkarsam ordan rüyalarımı katleden
o melon şapkalı kadınları.

biliyorlar aslında,
ölü olamayacak kadar yaşlı artık hepsi.

mayıs, 2007

28 Mart 2010 Pazar


hayatın göğüslerinden emdiğim siyah süt ilk defa zehirledi beni bu gece ve sen iterken beni fırtınaya, sevdiğimi fısıldadım o gece.

aşk denen eylemin karışıklığı beynimi köreltiyordu gençken. düşüncelerim kendimden uzaklara uçup giderken ben yalnızca düşünüyordum.

kırmızı kalemle altını çizdiğim anılar da kendimden uzağa düşerken,bir kaç damla gözyaşı akıttığım eski "can"lara baktıkça burkuluyor içim şimdi.

sahi ne çok dost yitirdim.taarruza geçtiğim her an yeni bir darbeyle sarsılırken bedenim,ellerim kanrevan hep kendimi izledim uzaktan.

ahanda o zamanlardan bir yazı. gülümseyerek bakıyorum şimdilerde eski kara melankolime. hepimiz ergen olmadık mı sanki?

"dalga geçecek bir hayat bile yok ardımda ... öylesine karanlık öylesine havasızım... ruhsuz bedenler, bedensiz ruhlar birbirine dikişli, dudaklarım mosmor, ellerimde kan kokusu. kendimin katiliyim!

ruhum son derece pislenmiş ama öylesine karanlık ve havasız ki burası insanlar kendi pisliklerinden benimkini farkedemez olmuş.zaman gecmiş ben de artık onları duymaz olmuşum, sessizce aglamışım kendi cinnetime sarılıp.

"sus" demiş bana, "ölmek için geç şimdi, yaşamak için erken".

daha sonra kapatıldığım odamdan izlemişim sevdiklerimi... gitmiş hepsi teker teker... yalnızlığımdan ne artan, ne eksilen olmuş! aradığım, özlediğim yokmuş aslında. artan gözyaşı, azalan sabır, azalan insanlık, artan keder, artan isyan, azalan inanç! işte ben böyle yok olmuşum ...

Nice günler gördüm
Nice insanlar tanıdım
Çok sevdim, belki hiç sevilmedim
Yine de pişman degiliim.

Yüzüme toprak serpiyorlar gibi hissediyorum. Gitgide daha sıcak oluyor burası sanki...

Hayat beni cezalandırmaktan vazgeçmiş gibi... Başımı sağa çevirip boylu boyuna yatan milyonlarca insan görüyorum karanlığımda...

Ve affedin diyorum, affedin beni düşler...

" Tüm bunlar bir ölünün hayatta kalma mücadelesinden! " *

* küçük İskender